ADÜ Menü
ADü LOGİN

Adnan Menderes Üniversitesi
Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü

ADÜ Haber Arşivi

Tıp Kültür Sanat Konferansında “Karşılıklı Tanınma ve Post-seküler Toplum” Kavramı Tartışıldı

Tıp Fakültesi Tıp Kültür Sanat Bölümü tarafından gerçekleştirilen “Karşılıklı Tanınma ve Post-seküler Toplum” kavramının tartışıldığı etkinlik...

Haberin Devamı İçin Tıklayınız


Tıp Fakültesi Tıp Kültür Sanat Bölümü tarafından gerçekleştirilen “Karşılıklı Tanınma ve Post-seküler Toplum” kavramının tartışıldığı etkinlik, 20 Şubat 2013 tarihinde, Atatürk Kongre Merkezi’nde Üniversitemiz  Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Emin Baki Adaş’ın kolaylaştırıcılığında gerçekleşti.

Post-seküler Toplum ve Tıp

Emin Baki Adaş, konuşmasına “post-seküler toplum” kavramının tıpla ilişkisini ortaya koyarak başladı. Adaş’a göre bu kavramın tıpla hiç ilişkisi yokmuş gibi görünmekle birlikte aslında tıpla yakında ilişkisi vardı. Çünkü “tıbbın öznesi de, nesnesi de insandı” ve “insan varoluşunu ilgilendiren tüm konular tıbbi pratiklerin de bir parçası”ydı. Öte yandan Adaş’a göre “meslekler boşlukta icra edilmezler”di. Aksine toplumsal, siyasal, kültürel ve ekonomik süreçler mesleki pratikleri etkileyip biçimlendirirdi. Yine Adaş’a göre “hastane duvarları zannedildiği kadar kalın ve yalıtkan değildi”. Aksine dışarıda olup bitenler içeriye insanlarla birlikte sızardı. Çünkü “ne hekimler sadece hekimdi, ne de hastalar sadece hasta”ydı. Aksine hiçbir insan mesleğine ve hastalığına indirgenemeyecek kadar basit değildi. O nedenle günümüz dünyasında geçmişe kıyasla aşina olunmadığı ölçüde çoğulculaşan ve görünürlük kazanan dini inançlar ve kimliklerin sağlık hizmet alanına olan çok yönlü etkileri vardı ve bunları konuşmak kaçınılmazdı.

Fırsat ve Tedirginlik

Emin Baki Adaş, bir meslek alanı olarak tıpla dini inanç ve kimliklerin etkileşmesini ortaya koyduktan sonra konuşmasını post-seküler toplum kavramının yarattığı olanak ve sorunları analiz ederek sürdürdü. Adaş bu analizde ünlü filozof Slavoj Žižek’in “yamuk bakma” kavramını bir zemin olarak kullandı. Adaş, konuşmasında Marx’a atıfta bulunarak katı olan her şeyin buharlaştığı, çoğulculaşıp, parçalanıp belirsizleştiği bu dönemde, bugüne kadar bastırılmış ve ket vurulmuş birçok aktörün eşitlik ve adalet talebiyle harekete geçtiğini ve bu “harekete geçişin” daha çoğulcu demokratik bir toplum inşası için bir fırsat olduğunu vurguladı. Ancak Adaş’a göre bu “harekete geçiş”, eski alışkanlıkları da altüst ettiği için aynı zamanda tedirgin de ediciydi.

Kavramın Tanımı ve “Yamuk Bakmak”

Adaş konuşmasının devamını post-seküler toplum kavramını tanımlayarak sürdürdü. Adaş’a göre post-seküler toplum kavramı; yirminci yüzyıla egemen olan seküler rejim ve kültürün eski biçimiyle kendini sürdürebilme olanağının aşınması, bir taraftan bastırdığı korkularıyla yüz yüze gelmesi ve diğer taraftan da teoride vaat ettiği din ve vicdan özgürlüğünü, tüm inanç ye inançsızlıklarıyla birlikte gerçekleşmesi ihtimalini tanımlamaktadır. Bu bağlamda post-sekülerite kavramı, Adaş’a göre sekülerizm anlatısına “yamuk bakma” yani sıradan alışagelişmiş akademik çözümlemenin ötesinde, yani bastırılanı açığa çıkarmaya neden olmaktadır. Yine Adaş’a göre aynı “yamuk bakış”, kamusal alana çıkan ye tanınma talep eden yeni aktörlerin arzu ve potansiyel baskıcı eğilimlerini de yöneltmek demektir. Özetle Adaş’a göre “yamuk bakmak”, seküler ve dinsel olanın sınırlarında dolaşarak bir nevi araf konumundan bakmaya karşılık gelmektedir. 

“Seküler İlahiyat”

Adaş, ardından konuşmasını var ettiği bu zemin üzerinde sürdürdü ve ulus devlet yapılanması özelinde “seküler ilahiyatın” nasıl inşa edildiğini, Aydınlanma felsefesinin sunduğu olanak ve sorunları, sanayi devriminin etkisini, Weber’e atıfla “dünyanın büyüsünün bozulması”nı ve Nietsche’nin “Tanrı öldü” mottosunu tartıştı. Bu çerçevede modern ulus-devlet egemenliğinin kurgusunda yer alan kadir-i mutlak niteliğe vurgu çeken Adaş, modern devletin kendi egemenlik alanı içinde yurttaşların sadece kutsalla ilişkilerini değil, yurttaş kimliğinin muhtevasını da belirleme gücünü elinde bulundurmak istediğini ifade etti. Adaş konuşmasının bu bölümünde insanın Tanrı katındaki asli görevi olan kul olmasıyla, insanın devlet katındaki asli görevi olan ve içeriğini devletin doldurduğu yurttaş olma arasındaki yakınlığa dikkat çekerek, Agamben’e atıfta bulunarak modern hükümranın istisnayı tanımlama gücünü elinde bulunduran devlet olduğunu vurguladı. Adaş’a göre eşitlik, özgürlük ve adalet vaadiyle Fransız Devrimi’yle yaygınlaşan modern ulus devlet, tüm kapitalist toplumlarda kültürel ye ekonomik eşitsizlikleri yöneten ve idare eden bir işlev görmekteydi. Öte yandan Adaş’a göre son otuz yılda neo-liberal piyasa ekonomisinin aşındırdığı devletin meşruiyeti dini kurumlar, cemaatler ve diğer geleneksel dayanışma biçimler sayesinde doldurulmaya çalışılıyordu.

Çoğulculaşan Din

Adaş’a göre günümüz dünyasında Tanrılar hep bir ağızdan “Nietsche öldü, biz hayattayız” diye yüzüme haykırmaktadırlar. Çünkü bugün ortalama bir Avrupa veya Amerikan kentlerinde Protestan, Katolik, Müslüman, Yahudi, Sih, Hindu, Budist, Konfüçyanist, Şintoist ve adını sayamayacağımız new-age tarikatları ve mezhepler birarada yaşamaktadırlar. Dinsel alanda yaşanan bu çoğulculuk sadece farklı inanç ve grupları tarif etmekle kalmayıp aynı din içinde de alabildiğine çeşitlenme ve parçalanmaya işaret etmektedir. İşte Adaş’a göre post-sekülerizm, tam da bu dinsel çoğulculaşmanın ve çeşitlenmenin ortaya çıktığı günümüz toplumlarında sekülerizmi yeniden düşünmek gerekliğini ve eski seküler rejimlerin sorunlu, anti-demokratik ve baskıcı yönlerin nasıl aşılabileceği konusunda eleştirel düşünme fırsatı vermektedir. Çünkü post-sekülerizm, sekülerizmin sonunun geldiği, tarihsel olarak sekülerizm sonrası bir aşamaya geçildiği gibi bir dönemleme yapma anlamına gelmemektedir. Dahası post-sekülerizm, teokratik bir rejime dönüş de değildir. Aksine ünlü Alman filozof ve sosyolog Habermas’ın tartışmaya soktuğu kavram olan post-sekülerizm, geçmiş seküler devlet uygulamasının aksine dini sembol ye değerlere kamusal alanın açılması gerekliğine işaret etmektedir. Adaş’a göre aslında Habermas, varolan fiili durumu kavramsallaştırmış ve bu durumla nasıl yüzleşmemiz gerektiği üzerine herkesi düşünmeye davet etmiştir.

Tanınma Siyaseti

Adaş’a göre farklı dini ve inanç gruplarının bir arada yaşadığı toplumlar, birbiriyle rekabet eden ve zaman zaman çatışan değer ve vizyonların da bir arada yaşadığı bir toplum anlamına gelmektedir. O nedenle böylesi bir toplumda “tanınma siyaseti” hayatidir. Adaş’a göre “tanınma”, kişinin ya da grubun benimsediği değerlerin hiçbir hiyerarşi ve aşağılanmaya / dışlanmaya maruz kalmadan kendini gerçekleştirme ve ötekinden saygı ye kabul görmesidir.

Post-seküler Türkiye

Adaş konuşmasının son bölümünü ise post-seküler Türkiye tartışmasına ayırdı. Bu bölümü özellikle Lacancı bir perspektifle analiz eden Adaş’a göre arzu, amaç ve hedef arasında bir ayrım yapmaktadır. Çünkü arzunun amacı arzu-nesnesine yani hedefe ulaşmak gibi görünse de, aslında arzunun asıl yönelimi hiçbir zaman tam tatmini içermez. Çünkü asıl amaç, arzu itkisinin sürekli ve diri kalmasıdır. İşte bu bakış açısıyla Adaş bu bölümde Türkiye’de yıllar içerisinde asıl varılması istenen hedefin gerçekten seküler/laik bir toplum yaratmak mı, yoksa laikliğin her zaman tehdit altında olduğu savı etrafında inşa edilmiş iktidar arzusunu diri tutmak mı olduğu sorusunu irdeledi.

Adaş konuşmasını Sıffın Savaşı’nda Ali ve Muavviye’nin askerlerinin karşı karşıya gelmesi üzerine, Muavviye’nin askerlerinin Müslüman kanı dökülmemesi için Kuran’ın hakemliğine başvurmayı önerdiklerinde, Ali’nin “Kuran kendi başına değil, insanlar aracılığıyla konuşur. Peygamber zamanında Emevioğulları ile Kuran’ın vahiyi konusunda mücadele verdik. Şimdi, onlarla Kuran’ın yorumu üzerine mücadele ediyoruz. Dolayısıyla, burada asıl mesele, insanların dini yorumlama özgürlüğüne sahip çıkmaktır.” sözlerini hatırlatıp konuşmasını dinlerin kişisel özgül yorumları olması gerektiğini belirterek tamamladı.

Tartışma

Karşılıklı tanınma ve post-seküler toplum konusu konferansın ardından tartışmaya açıldı. Tartışma özellikle mesleki pratikler özelinde hekimlik alanında yaşanabilecek ayrımcı uygulamalar üzerine yoğunlaştı. Evrensel bir “iyi”nin olmadığı aksine herkesin kendi “iyi”sinin başat olduğu bir belirsizlik zemininde, o gün toplumsal yapıda egemen kabul edilen inanç ve kimliklerden farklı olan varoluşların, genelinde mesleki pratiklerde özelinde hekimlik alanında ayrımcılığa uğramamasının güvencelerinin neler olabileceği ve bu konuda yaşanabilecek etik sorunların çözüm yolları irdelendi.

Emin Baki Adaş:

1994 yılında ODTÜ Sosyoloji Bölümü'nden mezun oldu. Doktorasını Illinois Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde tamamladı. 2003-2009 yılları arasında Gaziantep, 2009-2011 yılları arasında Illinois Üniversitesi Sosyoloji Bölüm'lerinde öğretim üyesi olarak İslam, demografi ve istatistik konularında dersler verdi. Halen Adnan Menderes Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde çalışmaktadır.

Detaylı bilgi için: http://adnanmenderes.academia.edu/EminBakiAdas
25.2.2013